Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ağaçların gökyüzüne sevgiyle uzandığı, derelerin neşeyle şırıldadığı yemyeşil bir orman varmış. Bu ormanın adı Mutluluk Ormanı’ymış, çünkü burada yaşayan tüm hayvanlar birbirleriyle uyum içinde yaşarlarmış. Yardımlaşır, oyunlar oynar, mutluluklarını ve hüzünlerini paylaşırlarmış.
Bu ormanın en çalışkan, en atik ama bir o kadar da yalnız sakini ise Sincap Cesur’muş. Cesur, adına yakışır bir şekilde korkusuz ve becerikliymiş. Ormanın en yüksek ağaçlarına bir çırpıda tırmanır, en lezzetli palamutları o bulur, kış için yaptığı yiyecek deposuyla her zaman gurur duyarmış. Ancak Cesur’un bilmediği bir şey varmış: paylaşmanın ve bir arkadaşa sahip olmanın ne demek olduğu. O, her işini tek başına halletmenin en doğrusu olduğuna inanır, diğer hayvanların birlikte vakit geçirmesini ise zaman kaybı olarak görürmüş. Ona göre en büyük hazine, tek başına elde edilen başarıydı. Gerçek dostluk kelimesini duysa da anlamını pek bilmezmiş.
Bir gün ormanda bir efsane yayılmış. Ormanın en yaşlı ve en ulu meşe ağacının tepesinde, güneş gibi parlayan bir “Altın Palamut” olduğundan bahsediliyormuş. Bu palamudu bulanın, ormanın en bilge ve en saygıdeğer hayvanı olacağı söyleniyormuş.
Cesur bu haberi duyar duymaz heyecanlandı. “İşte bu benim için bir fırsat! O Altın Palamut’u tek başıma bulup getireceğim ve herkese en iyisinin kim olduğunu göstereceğim,” diye düşündü kendi kendine. Diğer hayvanlar ise “Acaba birlikte mi denesek? O ağaç çok yüksek ve tehlikeli,” diye konuşurken Cesur onlara küçümseyerek baktı. “Yardıma ihtiyacım yok, bu benim görevim!” dedi ve ulu meşe ağacına doğru yola koyuldu.
Ağacın yanına vardığında heybeti karşısında bir an duraksadı. Gövdesi o kadar kalındı ki kucaklamak imkansızdı. Dallar gökyüzüne doğru bir merdiven gibi uzanıyor ama ilk dallar oldukça yüksek ve kaygandı. Cesur, defalarca denemesine rağmen bir türlü o ilk dallara tutunmayı başaramadı. Tam pes etmek üzereyken ağacın köklerinin dibinde minik, dikenli bir top gördü. Bu, ormanın en utangaç sakinlerinden Kirpi Diken’di. Diken de ağacın dibinde biten nadir bulunan, şifalı bir yemişi almaya çalışıyor ama dikenleri yüzünden bir türlü rahatça uzanamıyordu.
Cesur ilk başta onu görmezden geldi. Ama sonra aklına ormanın en bilge kişisi olan Baykuş Bilge’nin bir sözü geldi: “En yüksek dala tek başına uzanamazsın ama gerçek dostluk sana kanat takabilir.” Cesur bu sözün anlamını o an için çözemese de, içinde bir şeyler kıpırdadı.
Utangaç bir şekilde Kirpi Diken’e yaklaştı. “Merhaba,” dedi. “Sanırım yardıma ihtiyacın var.” Kirpi Diken şaşırdı. Kendisiyle pek konuşan olmazdı. “Evet,” dedi çekinerek. “Şu yemişi almak istiyorum ama bir türlü yetişemiyorum.”
Cesur bir an düşündü. “Ben ağaçlara tırmanmakta iyiyimdir. Eğer sen de bana yardım edersen, ben de sana o yemişi alabilirim.” Kirpi Diken’in gözleri parladı. “Sana nasıl yardım edebilirim ki?” “Sırtına basarak ilk dallara ulaşabilirim belki,” dedi Cesur. “Dikenlerin canımı acıtır diye düşünme, hızlı olacağım.”
Bu teklif, Diken için de Cesur için de yeni bir başlangıçtı. Kirpi Diken sırtını ağaca yasladı ve Cesur, onun sağlam dikenli sırtından destek alarak hayatında ilk defa birinden yardım istedi. Ve başardı! İlk dallara kolayca tutundu. Oradan da yukarı tırmanması onun için çocuk oyuncağıydı. Hızla yukarı tırmanırken aşağıya seslendi: “Bekle Diken, önce senin yemişini alacağım!”
Söz verdiği gibi şifalı yemişi koparıp nazikçe aşağıya attı. Kirpi Diken’in mutluluğu görülmeye değerdi. Bu küçücük iyilik, Cesur’un içini daha önce hiç hissetmediği bir sıcaklıkla doldurdu. Artık hedefi sadece Altın Palamut değildi; yeni arkadaşını mutlu etmenin verdiği sevinçle tırmanıyordu.
Nihayet ağacın tepesine ulaştığında, Altın Palamut’u gördü. Gerçekten de güneş gibi parlıyor, etrafına sihirli bir ışık saçıyordu. Onu eline aldığında büyük bir zafer hissetti ama bu his, eskisinden farklıydı. Bu zafer sadece ona ait değildi. Aşağıda onu bekleyen bir arkadaşı vardı.
Cesur, palamutla birlikte hızla aşağı indi. Kirpi Diken, onu büyük bir hayranlıkla karşıladı. “Başardın Cesur, başardın! Sen ormanın en cesur sincabısın!” Cesur gülümsedi. Elindeki Altın Palamut’a baktı, sonra da yeni arkadaşına. “Hayır Diken,” dedi. “Biz başardık. Sen olmasaydın ben bu ağaca asla tırmanamazdım.”
O an Cesur, Baykuş Bilge’nin ne demek istediğini anladı. En büyük hazine, tepedeki Altın Palamut değildi. En büyük hazine, ihtiyaç anında uzanan bir el, birlikte kazanılan bir zafer ve yanınızda sizin başarınıza en az sizin kadar sevinen bir arkadaşın olmasıydı. İşte gerçek dostluk buydu.
Cesur ve Diken, o günden sonra hiç ayrılmadılar. Altın Palamut’u ise ormandaki bütün hayvanların görebileceği bir yere koydular. Çünkü artık biliyorlardı ki, tek başına kazanılan bir zaferdense, paylaşılan bir mutluluk çok daha değerliydi. Mutluluk Ormanı, adını bir kez daha hak etmişti; çünkü artık Cesur da ormanın en önemli sırrını, yani gerçek dostluk hazinesini keşfetmişti.
Mutluluk Ormanı’nın Sırrı: Gerçek Dostluk masalına benzeyen çocuk masalları okumak için bağlantıya tıklayabilir, masallarımızı sesli olarak dinlemek ve paylaşılan masalları anlık takip etmek için instagram sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.











